|
O zamanlar insanlar şimdiki gibi bireyselleşmmiş, bencilleşmemiş idi. İnsanlar etraflarına sevgiler saçardı ayaklarında çarık, üstlerinde işlikle yarı aç yarı üşüyerek. Bütün fakirliklerine rağmen okulsuz okumuşlar, kitapsız bile gelmişler. Bu güzel ve sevimli kasabada (1968'dek köy idi) güzel ve sevimli kasabada bir insan yaşadı. Adı Ahmet KOÇ'tu. (Halk arasında soyadı bir sıfat olarak adının başına getirmiş. Koç Ahmet şeklinde alnılır olmuştu.Hatta bir söylentiye göre bu sıfatın aslı KOÇ değil GÖÇ'tü. Koç Ahmet 85 yıla yakın bir bmür sürdü. Onun hangi yıl dünyaya geldiği kesin olarak bilinmiyor. 1907 veya 1908 yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. 1991'in Eylülünde öldü. Ailesi köyün en yoksul ailelerinden biriydi. Tarla ve toprakları yoktu. Bütün aile büyük bir geçim sıkıntısı içindeydi. Bu yüzden Koç Ahmet'in çocukluğu ve gençliği müthiş bir sefillik, yokluk içinde geçti. Yarı tok , yarı aç; yarı açık, yarı çıplak bir biçimde, binbir yoksunluk içinde büyüdü. Zaman oludu, onun bunun kapısında boğaz tokluğuna çalıştı. Zaman oldu çok düşük bir ücretle köyün varsıllarına hizmetkarlık yaptı, kardeşleriyle birlikte. Çocukluğunu ve gençliğini yaşayamadan erişkinler safına katıldı o da bütün bütün köylüler gibi. Okul yüzü görmedi, öğretmen nedir bilmedi. (Zaten o yıllarda köylünün eğitim-öğretimle hiç bir ilgisi yoktu. Osmanlı devleti dağılma, yıkılma sürecindeydi. Savaşlar, isyanlar, anarşi, sefalet birbirini kovalıyordu. Köylüleri o yıllarda adamdan bile saylazlardı. Köye yalnız asker ve vergi toplamak için gelirdi devlet......) Köye Cumhuriyetten sonra ilkokul açıldığında Ahmet yirmi şayını geçmişti. Bu nedenle okuryazarlığı öğrenme olanağı bulamadı. Koç Ahmet'in evlenip bir yuva kurması bile çok güç oldu. Ahmet "zefil" Ahmet "cıscıbıldak"...... Böyle bir adama kim kızını verirdi.Köyde, kendisinden yaşca bir hayli büyük olan Döndü adlı kandınla evlenmek zorunda kaldı. Döndü, aslında bir ere kadınllık yapacak nitelikte bile değildi. Ama hiç değilse eve benzeyen bir barınağı vardı. Döndü kadının kendisine eşlik görevlerini yerine getirememesi nedeniyle Koç Ahmet daha sonraları Salice adlı bir kadınla ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilikten Mehmet ,Salim Şayize, Sadi ve İbrahim adında beş çocuk sahibi oldu. aylar ayara , ıllar yıllra eklendi, Zamanla çocukları büyüdüler. Koç ahmet ailesinin rızkını sağlamak için amasyaDa Suluovada çalıştı. Birkaç yıl ailesisiyle bile buralarda yaşadı. İşçilik, çiftçilik, ortakçılık yaparak geçimlerini sağladılar. Sonra tekrar köyüne döndü. Çocuklarının evlenme yaşı gelip çatmıştı. Sırasıyla hepsini evlendirdi...... 1965'ten Koç Ahmet'in çocuklarının şansları döndü. Önce oğlu Salim Almanya'ya işçi olarak gitti. Ardından diğerleri. Geçim sıkıntıları artık geride kalmıştı. Koç Ahmet'in okul yüzü görmediğini belirtimiştik. Evet, o, yaşamı boyunca bir satır yazı yazmadı. Kitap, gazete okumadı. Büyük şair Nazım'ın dediği gibi "o tapraktan öğrenip kitapsız bilen"di. Bütün ömrünce ne öğrendiyse, ne bellediyse kendi şabasıyla öğrendi, kendi çabasıyla belledi. O her şeyden önce çok zeki bir adamdı, yetenekliydi. Üstün bir gözlem gücüne sahipti. Toplumu, çevreyi, insaları iyi tanıyordu. Yaşadığı, gördüğü, duyduğu olayları, karşılaştığı olguları zeka süzgecinden geçirip kendine özgü yöntemlerle çözümlemesini iyi biliyordu. O, bir halk bilgesi, halk feylesofuydu. Tıpkı Hasrettin Hoca gibi... Tıpkı Bekri Mustafa, İncili Çavuş gibi.. Dede Korkut, Keloğlan, Karagöz gibi tıpkı.. O, Türk halkının içinden, kendi özbenliğinden çıkmış, kendi öz bağrından fışkırmış, halkın bereketli kollarında yetişmiş ve yine halkın o bitmek tükenmek bilmez bilgi-deneyim kaynağından beslenmiş yüzlerce halk bilgesinden biriydi. O, sözün gerçek anlamıyla tam bir halk adamıydı... Koç Ahmet aynı zamanda yerel çevrede önder bir kişiydi. Değirmenli'nin toplumsal, siyasal ve yönetsel yaşamında uzun yıllar söz sahibi oldu.. Gün oldu yöyün politika sahnesinde açıktan yer aldı. Okuma yazma bilmediği halde muhtar seçilip köyü yönetti. Gün oldu muhtarlık ve belediye başkanlığı seçimlerinde arka planda politiyayı yönlendirdi. Kimi kez doğru, kimi kez yanlış hareket etti. Ama ölene değin liderlik misyonu hep gündemde kaldı. Hoşgörülü, esnek ve barışçı kişililğiyle seçim rıralarnıda yükselen toplumsal- siyasal tansiyonu düşürmeye çalıştı. Seçimlerde kaybeden taraf olduğu zaman bile (oğlu Salim ve Damıdı Hüseyin Yücel'in belediye başkanlığı seçimlerini kaybetmeleri) kimsyee kin ve düşmanlık beslemedi. Hele bu gibi olumsuz duyguları pratiğe hiç yansıtmadı. Çünkü o insalcıldı; insana, insanlığı saygılıydı. İnsanları seviyordu. Çünkü demokratı; demokrayiye inanıyordu. Çünkü o kavgadan yana değil barıştan yanaydı. İnsan yaşamına değer veriyordu, yaşama sevinciyle doluydu. O, bağışlayıcıydı, insanların suç ve hatalarının bağışlanmasını erdem sayardı. Bağışlamanın insanları kazanmak demek olduğunu biliyordu ve buna inanıyordu. Cömertti, gani gönüllüydü, evinin ve gönlünün kapısı dosta düşmana açıktı. Dostalrı ve düşma9ları tarafından zaman zaman acımasız eleştirilere maruz kalırdı. Ama yine de kimseye kızmaz, kendilsine yöneltilen eleştiri ve suçlamaları anlayışla karşılardı. Geniş yürekli, sabırlı, ağırbaşlıydı. Bu bilge insanın gerçekten renkli ve çok yönlü bir kişiliği vardı. Yerel önderliğinin ötesinde o Tipik bir halk aydınıydı. Bilgili, bilinçli bir insandı. Bir okuldan, bir ocaktan, bir mürşitten icazet almamıştı. Ama kendi yaşadığı köyde-kasabada bir okul, bir ocak (doktor), bir mürşit görevi yaptı. Nükteli söz ve davranışlarıyla insanları uyarmaya, uyandırmaya, aydınlatmaya çalıştı. Yaşadığı sürece yobazlığı, bağnazlığa, tutuculura, gericiliğe, bilgisizliğe karşı savaşım verdi. Sahte dindarların, batıl inançlıların, çıkarcıların, ikiyüzlülülerin, bencillerin karşısınada yer aldı. Böyle insanları mizahi ve yergisel bir söylemle ama asla kırıcı olamadan eleştirdi. Nasrettin Hoca fıkralarında olduğu gibi toplumsal çarpıklıklarımızı, insani zaaflarımızı eleştirirken yıkıcı değil yapıcı bir yol izledi. Toplum ve insanının kötü, çirkin, yanlış ve olumsuz yanlarımını mizahın o ince güldürü öğelerini kullanarak düzeltmek istedi. Yani sertlikle değil, yumuşaklıkla; somurtarak, kaş çatarak değil, güldürererek..... Kırarak, üzerek, inciterek değil, tatlılıkla, iyilikle, güzellikle... Yörede Değirmenli halkının aytınlığından, uyanıklığından, bilinçliliğinden söz edilir. Eğer bu gerçekten böyle ise, bunda en büyük etkenlerden biri Koç Ahmet'tir. İster dostuna ister düşmanına sorulsun, bunun böyle olduğunu herkes teslim eder kanısındayım. Koç Ahmet, renkli ve çok yönlü bir kişiliğe sahiptir dedim. Evet gerçekten öyleydi. Yeri geliyor, o, halka danışmanlık yapıyordu. Başı sıkışan, derdi olan, darda-bunda kalan kişiler, kadınlı erkekli ona başvuruyordu, danışıyordu. Sorunlarına çözüm istiyordu, o da aklının erdiği, dilinin döndüğü kadar kapısını çalanlara yardımcı olmaya çalışyordu. Madden, manen destek veriyordu. Zaman oluyor hekimlik yapıyordu. Evet yanlış duymadınız Koç Ahmet'in hekimliği de vardı. Köyde kadın, kız, çoluk çocuk, yaşlı genç hastalandığında onun evine gidiyor muayene oluyordu. Şaşılası bir şeydir, yılların deneyimiyle olsa gerek, bazı ufak tefek hastalıklara doğru tanı koyuyor, hastaya tavsiyelerde bulunuyor, halk arasında kocakarı ilacı denen ilaçlarla hastayı iyileştiriyordu. (Hastalık çok önem arzediyorsa derhal uzman doktora gönderiyirdi. Erbaa'da Tokat ve Amasya'da doktorların bazılarıyla tanışıklığı vardı. Biyle durumlarda hangi hastanın hangi doktora gitmesi gerektiğini söyler kendisi herhangi bir işlem yapmazdı) Liderlik, muhtarlık, danışmanlık, hekimlik ve esnaflık..... Koç Ahmet'in esnaflığı da vardı. Fakat onun esnaflığı, Hasrettin Hoca'nın esnaflığı gibi "dostalar alışverişte görsün" cinsinden bir esnaflıktı. Bir zamanlar evinin altında kahvehanecilik yaptı. Bu işten kâr etmek bir yana sermayeden de zarar etti. Onun kahvehanecilik yaptığı sıralarda köyde halk kahvehalerde pek çay içmezdi. Bu alışkanlığı köye Koç Ahmet ve kardeşi Arif yerleştirdi. O, kahvesine gelen insanlara müşteri gözüyle bakmazdı. Para veren olursa alaır, vermeyene ses etmezdi. Onun ereği insanlara hizmet etmek, onlarla söyleşip halleşmekti. Gençler onun kahvehasine giderken espri yollu "Koç Ahmet'in Camisine" gidiyoruz diye şakalaşırlardı birbirleriyle. Ömrünün son yıllarında ekmek satıcılığıyla uğraştı. Bu işten de pek kâr ettiği yoktu. Bir peşin verirse üç vereyise giderdi. Veresiye verilen de ya gelir ya gelmezdi. Bu işte de çoğu kez sermayeyi kediye yüklerdi. Aslında onun amacı bir işle meşgul olup can sıkıntısından kurtulmaktı. Boş durmaktansa boşa çalışmak kabilinden birşey yani. Yoksa, onun karakterine ters düşen bir meslek varsa o da esnaflıktı herhalde. Evet, upuzun bir yaşam... Kimi zaman yoksul, kimi zaman varsıl... Kimi zaman mutlu, kimi zaman mutsuz... Kimi zaman acı, kimi zaman tatlı... İnişli çıkışlı yıllar birbirine eklendi ve 1991 yılı sonbaharında son buldu. Ama hepsinden önemlisi Koç ahmet, güzel nüktelerle, ince esprilerle, lâtif fıkralarla, hoş güldürülerle, içtenlikli yergi ve taşlamalarla dolu ilginç yaşam sürdürdü. Ruhun Şad olsun Koç Ahmet. Seni özlüyoruz.. ÖLÜLER UNUTULMADIKCA OLÜ SAYILMAZLAR......... KOÇ AHMET HİKAYELERİNDEN SEÇMELERBÜYÜK EŞEKLER 1960 öncesi... Rahmetlinin muhtarlık yılları.... Kendisi çevrede hayli tanınıyor.. Kasabanın ileri gelenleriyle sıkı, içli dışlı ilişkileri var... Gittiği her yerde sevgi saygı görüyor... Sözü, forsu geçiyor. Eee nede olsa Erbaa'nın en büyük köylerinden birinin muhtarı... Dahası Koç Ahmet muhtarlığının ötesinde başka özelliklere de sahip... Zevk, safa adamı, hoşsohbet, dilbaz, şakacı, nüktedan, espritüel bir kişi... Gani gönüllü, eli açık, cömert, konuksever bir insan... Bu gibi nitelikleriyle kısa zamanda kendini sevdirmiş, aranıp sorulan birisi olmuş çevresinde... İlçenin kaymakamından, savcısına, karakol komutanından yargıcına, tapu müdüründen orman şefine dek birçok amir-memur sözde-söyleşide Değirmenli muhtarına özel önem veriyor; onu kendilerinden biri gibi görüyorlar... Zamanla Değirmenli muhtarına öylesine alışıyorlar ki, artık o ne derse desin, ne yaparsa yapsın yadırgamıyorlar, kızmıyorlar, alınmıyorlar... Hatta onun söz ve hareketlerine en ciddileri bile gülmeden edemiyorlar. Bu nedenle resmi işlerin dışında da zaman zaman köye gelip onun evinde konuk oluyorlar. Koç Ahmet'in o zamanki evi dört odalı, ortasında yazlığı bulunan bir yer evidir. Evin arkasında da küçük bir ahır-samanlık vardır. Arsası dar olduğu için ahıra, samanlığa geçecek ayrı bir yol yoktur. Bu yüzden evin yazlığı aynı zamanda ahır, samanlık yolu olarak kullanılıyor, hayvanlar içeri dışarıya buradan girip çıkıyorlar. (Aslında bu durum bile başlı başına komik bir görüntüydü. Hani Nasrettin Hocanın Türbesi cinsinden bir şeydi.) İlçenin bürokratlarından bir grup günün birinde sevili muhtarlarının evine sohbete, muhabbete geliyorlar... Maksatları biraz yiyip içmek, felekten şöyle bir gün çalmaktır. Maksat iyi güzelde, bu işlerin masrafı ne olacak? Koçumuz muhtar olmasına muhtardır ama kese durumları biraz keldir. Zaten bizimkinin muhtarlığı zenginliğinden, ağalığından değil, popülerliliğinden ötürürüdür. Popülerlik mereti de ekabir takımın masrafını karşılamaya yetecek gibi değildir. Fakat ne olursa olsun bu böyyük konukların iyi ağırlanması gerekiyor. Çünkü serde muhtarlık var. Kolay mı kolay değil tabii, ama bizim muhtarımız kolayını buluyor. Böyle zamanlarda köyün ense kalınlarından birkaç kişiyi muhabbete ortak ediyor. Ağalarımız, ilçenin büyüklerinin sofrasında bulunmaktan içten içe gurur duymaktadırlar. Bu arada horozdan, kuzudan, üç beş büyük rakıdan olmak da var ama olsun. Sayın büyüklerimize helalı hoş olsun... Sofralar kuruluyor. Hem de krallara, paşalara layık bir sofra, ki eksin olan tek şey kuş sütü yalnız... Yeniliyor, içiliyor, şarkılar türküler söyleniyor Şakalar, espriler, nükteler gırla gidiyor. Alemin özel taklitçisi (Köyümüzde böyle Alemlerin vazgeçilmez simalarından biri de Memiş Dayı idi. Kendisinin müthiş bir taklit yeteneği vardı. Ortamını bulabilseydi ülke çapında bir komedyen, şovmen olabilirdi.) Memiş Dayı yaptığı taklitlerle ortalığı kırıp geçiriyor. millet gülmekten yerlere yatıyor. Derken zaman iyice ilerliyor, vakit sabaha yaklaşıyor. Konuklarımızın kafaları bir güzel olmuş. Sofradan kalkma hazırlıkları başlamıştır. Misafirler derlenip toparlanırken odanın kapısı vurulmadan aniden açılıyor. O da ne? Yaşlılıktan kırarmış, ağzı samanlı, gözleri puslu bir eşek.... Herkes şaşkın. Evet, Muhtarın emektar eşeği içerdeki gürültü patırtıyı işitmiş olmalı ki hayvancağız burnuyla kapıyı itip açmış, meraklı gözlerle içerdekilere bakmaktadır. bu davetsiz misafir karşısında herkes şaşırmıştır. Odada derin bir sessizlik. Tabii sessizliği yine Koç Ahmet bozuyor. Yerinden Kalkıp eşeğin yanına gidiyor. Emektarın alnını usul usul sıvazlayarak kulağına bir şeyler fısıldıyor; bir eliyle de tek tek konuları gösteriyor. Adeta sessiz bir tanıştırmadır yaptığı. Eşek kulağına söylenenleri anlamış gibi başını sallayarak dönüp gidiyor. Konukların şaşkınlığı daha da artıyor. Herkes birbirine bakmaktadır, bu da neyin nesidir dercesine... Kaymakam Bey daha fazla dayanamaz: "-Yahu muhtar, n'oluyor Allah aşkına? Bu da neyin nesiydi şimdi? Bu münasebetsiz merkep de nerden çıktı? Hemde sen onun kulağına neler fısıldadın bizi göstererek. Vallahi meraktan çatlayacak millet. Şu olan biteni izah et gözünü seveyim.... Muhtar gayet olağan bir tavırla açıklaya çalışıyor: "-Yok Kaymakam Bey, endişelenecek bir durum yok. Bizim eşek ahıra geçerken içerdeki şamatayı merak etmiş heral, kapıyı o sebeple açmış... "-Muhtar, sizin atınız, eşeğiniz ahıra evin salonundan mı gediyor?" "- Hee n'edelim efendim, ahır için ayrı bir yerimiz yok, yazlığı hayvanlarla beraber kullanıyoruz..." "Allah, Allah.... Allah Allah... Bir yaşıma daha değdim yemin olsun. Peki hadi onu anladık, eşeğe bizi göstererek ne dedin, birde onu anlayalım..." "-O da önemli değil sayın kaymakamım... Hayvancağız kapıyı açıp bakınca şaşırmış. İçerde tanıdık var mı diye bakmış.Bende kulağına ayıp olmasın diye senin tanıdığın yok dedim. O da başını sallayarak anladığını söyledi. Bu kinayeli açıklama karşısında kaymakam işaret parmağını Muhtara doğru sallayarak şöyle diyor: "-Muhtar muhtar... Gene bizi incitmeden makaraya sarıyorsun ama öyle olusun bakalım... Sende bir gün düşersin sabanın büyük eşeklerinin eline... O zaman yaktım çıranı bilmiş ol..." HAYVAN SAYIMI Koç Ahmet'in muhtarlık zamanıdır. Erbaa'dan köye hayvan sayımı için iki ziraat memuru gelir. Muhtar, ir aza, bir köy bekçisi ve memurlar her eve uğrayarak köyde ne kadar büyükbaş, ne kadar küçükbaş hayvan varsa saptamaya başlarlar. Ancak köylüler, devletin bu hayvan sayımı işinden pirelenirler. Onlara göre devlet, köylünün malını mülkünü iş olsun diye sormaz. Bu işin altında mutlaka bir bit yeniği vardır. Öyle ya bakarsın hayvan başına salma salar, vergi toplar, ya da sıkıştığı aman el koyar. Bu yüzden de koyun, keçi, inek ve manda gibi hayvanların sayılarını az gösterirken, at, eşek, katır gibi hayvanların sayısını tam, hatta fazla gösterirler. Tabii sayım memurları da oyunun pek farkında değillerler. Onlar kendilerine söylenenleri yazmak zorundadırlar. Akşama doğru sayım işlemleri biter. Heyet köy odasının önüne bir masa atıp listeleri değerlendirmeye başlar. Hayvanların cinslerine göre tasnifleri yapılır, sayılar tek tek toplanır. Toplam sonucunda koyunlardan sonra en fazla sayının eşeklere ait oldğu ortaya çıkar. Memurlar bu işten kuşkulanırlar. (O arada at-eşek sürüsü -ki başlı başına bir sürüydü- otlaktan dönmüş, köy meydanından mahallelere dağılmaktadır.) Eşek sayınının kabarıklığı dikkatlerini çekmiştir. Memurlardan biri kuşkusunu gizleyemez, hayretle sorar: -Muhtar Efendi, merakımı hoş gör ama bir köyde bu karar eşek olur mu yahu? Şu sayıya bak, gören de bu köyde eşekten başka hayvan yok sanır. 105 ineğe karşılık 470 eşek... Vallahi nerdeyse koyun sayısına yakın... Akıl alacak şey değil yani.... Muhtar, köylünün çevirdiği dolabı bilmektedir, fakat sır vermek istemez. Çünkü yarın köylüyle yüz yüze gelecek olan yine kendisidir. Oynanan oyuna bir kılıf uydurmak gerekir. -Valla beyim, köylünün dediği doğrudur. Bu köyde her hanede bir iki eşek bulunur. Eşek ucuz olduğundan gücü ona yetiyor. Her işini onunla görüyor. O sayı doğrudur. Aha bakın eşekli sürüsü de geldi. Durumu kendi gözünüzle görün... Memurlar kalkıp sürüye bakarlar. Hayretleri daha da artar. Bu kez öteki memur: Muhtar haklı şefim, baksanıza bütün meydan eşekle dolmuş... Lafın tam sırasıdır. Devletin her işinden hile sezen köylü zihniyetine mizah iğnesini batırır rahmetli: Siz yine o sayıya şükredin efendiler... Eğer köyümüzdeki iki ayaklı eşekleri de listeye yazsaydık o sayı bini de geçerdi, bin beş yüzü de... Devlet baba iyi ki yalnız dört ayaklıların sayısını istemiş... NALBANTTAN DOKTOR OLMAZ Koç Ahmet'in yakın dostlarından biride nalbant Mengüldek Ömer idi. Aralarında epey yaş farkı olmasına karşın iyi anlaşırlardı. Onun için dostluk ilişkilerinde yaş farkının pek önemi yoktu. Büyükle büyük, küçükle küçük olmasını iyi bilirdi. Dostlarının arasında önemli olan gönül birliğiydi. İkisinin beraber olmadıkları gün yoktu... Yan yana geldiklerinde saatlerce sohbet, muhabbet eder, şakalaşıp eğlenirlerdi. Yine böyle bir sohbet-muhabbet sırasında - Ölümünden birkaç ay önce- Mengüldek Koç Ahmet'e takılıp onu deşmek istedi. Maksadı ortalığı şenlendirmekti. -Emmi be, sana bişey diyeceğim emme bilmem kızar nısın? -De oğlum de, çekinme, dedi. rahmetli; sen benim hiç kızdığımı gördün mü? -Hani diyeceğim oku ki, aha geldin gidiyorsun, bir ayağın mezara sallandı iyiden. (Sözün arasına girdi. Ne biri oğlum ayaklarımın ikisi de sallandı, dedi) Yani Allah gecinden versin, bu gün var yarın yoksun. Yıllardan beridir şu köyde doktorluk yapıp durdun. Demek istediğim, şu fani dünyadan göçüp gitmeden önce doktorluğun sırlarını bana öğretsen... El versen. Sen öldükten sonra yolum, hünerini ben sürdürseydim iyi olmaz mıydı diye geçiyordu içimden... -Nalbant Ömer'in gerçekte içinden geçenin ne olduğunu bilen Koç Ahmet tatlı tatlı gülümsedi, bir eliyle çenesini kaşıyarak şu anlamlı yanıtı verdi; -Len Mengüldek çok iyi güzel söylüyorsun.... Hatta bunu bazen ben de düşündüm emme bu iş olmaz oğlum... Ömer sözüm ona üzülmüş gibi sordu: -Niye olmaz emmi, benim neyim eksik ki?... -Yok oğlum yok, dedi: Ahmet Emmi;Yanlış anlama beni... Senin heç bi eksikliğin yok... Üstelik fazladan hayvan nallamak gibi bir ustalığın var... Köyde atları, eşekleri en iyi nallayan sensin.... Emme velakin hasta muayene etmek at, eşek nallamaya heç benzemez... Hele muayeneye gelenler çocuk, kadın olunca işler daha da karışır. (Burada Mengüldek kasıtlı olarak söze karışır: Nasıl yani emmi, dedi maksatlı olarak.) Nasılı şu Ömer Efendi... Benim bu konuda sana pek güvenimi yok anlayacağın...Elin uz olmasına uzdur, beceriklisindir emme kim feylin bozuktur.... Yok yok ömer ben sana el mel veremem oğlum, sen yine en iyisi eşek nallamaya devam et... Şunca yıllık doktorluğuma Koç Ahmet'TEN el aldı n'olacak dedirtmem ... SALİÇ'İN İNEĞİ Koç Ahmet'in ilk eşi Döndü Kadın yaşça kendisinden büyüktü. Zayıf, çelimsiz biriydi.Hasta olmadığı gün yok gibiydi. Bu işin ömür boyu böyle yürümeyeceği belliydi.Derken zaman geçti. Koç Ahmet'te de gençlik vardı. Döndü Kadın ona çocukta veremiyordu. Derken Köyün dul kadınlarından Çakır Emine'nin güzel, maviş gözlü Saliç'i gözüne kestirdi. Fırsat kollamaya başladı....Ve bir gün kolundan tutmaynan yallah... Saliç Ana ile 60 yıla yakın yaşam arkadaşlığı yaptı. Bu altmış yılda birçok öyküler geçti aralarında ... işte onlardan bir tanesi... Saliç gelinle evliliklerinin ilk yıllarıdır. Çakır Emine kızına bir inek armağan ediyor. Ne de olsa evde kızının bir kuması vardır. Oturdukları ev de kumasınındır. Emine nine herhalde kızı eziklik duymasın, onun da yuvasında benim diyebileceği bir inekçiği bulunsun, onunla öğünsün, göğsü gürlesin diye düşünmüş olmalı... Bir inek sahibi olmak basit bir şeymiş gibi görünse de köylük yerde böyle şeyler önem taşır... Hani ne demişler:Mal canın yongasıdır... Saliç çok genç, deneyimsiz ve toy bir gelindir. Anasının armağan ettiği inekler dünyalar onun olmuştur. Sevicinden yere göğe sığamamaktadır. Havsından, çalımından durulmaz. Dili der açılmış bir açılmıştır ki, deme gitsin.Bir inek sahibi olmanın verdiği gururla kurum kurum kurulur. Her fırsatta ahırdaki ineğin kendisinin olduğunu kumasına, özelliklede de kocasına duyumsatmak ister: -Heriiif... ineğin suyunu verdin miii? -Heriiif... otunu samanını unutma sakın... -Ahmet aaa yemini bol koy haaa -Gııız herif hayvanın altını ıslak bırakma, sap saman serp... -Döndü hatun ekmek kırıntılarını zayetme ineğe verelim haaa... -Döndü hatun ineği bu günde sen sağıver heri... -Gız Ana, ineğin sütü de öyle bol ki, evden südümüz, yoğurdumuz heç eksik olmuyor, konukomşuya bilem veriyoruz... -Ana bir de kömüşüm olsaydı keşke... -Ahmeeet... dün gece danayı nasıl bağladın öyle, zavallı az kalsın boğula yazmış ... -Herif aaa ineğin kıçı bacağı çakıldak içinde kalmış, insan iki tarak çalmaz mı; hem o kadar sütünü yoğurdunu yiyorsunuz bi de... -Ahmet ineğin... -Herif ineğin -..... Karısını bu bitmez tükenmez inek dırdırı Koç Ahmet'e iyiden iyiye koymaya başlamıştır. Sabrı tükenme noktasına dayanmıştır. Bir değil, beş değil, on değil.... Aşağı inek, yukarı inek.... Her saat, her dakika inek türküsü... Ki dayanabilene aşk olsun.Mübarek inek değil de sanki Karun'un hazinesi... Ve bir gün Saliç'in inekçiği sığırdan (otlaktan) gelmez kaybolu verir nedense... Koç Ahmet bu durumu hiç umursamaz nedense...Belli etmez ama içten içe sevinmektedir. Ancak Saliç gelin ineğinin kaybolmasıyla deliye dönmüştür. Kocasının başının etini yemektedir: -Oturup durma herif, ara şu ineği, bul şu ineği... hadi ne duruyorsun...Sen ne biçim adamsın herif, yazıda yabanda kurt mu yer kuş mu yer ... Durma ara, bul Allahaşkına... Eh, ne yapsın rahmetli, evde kıyamet koptu kopacak... Omuzuna bir tüfek, eline bir değnek alıp çıkar yola... O tepe senin, bu tepe benim dolaşır bir hayli zaman... Ve köyün dereler mevkiinde bir kelem (lahana) tarlasında bulur ineği... Fakat o da neyin nesi... İneği görünce Ahmet Emmiye bir hal olur. Karısının o çekilmez inek dırdı8ları aklına gelince zavallı masum inek gözüne bir şeytan gibi görünür. İçinde bir öfke seli kabarır. Hırsından tüyleri kalkar. Vakit akşamdır, hava iyice kararmıştır. Ortalıkta in cin yoktur. Bizim Koç Ağa sağı solu bir güzel gözetler, evet yörede kimse görünmemektedir. İşte tam fırsatı... Tüfeği omsundan çıkarır, emniyeti açar. Saliç'in canı ciğeri biricik ineğine doğrultur, nişan alır. Bir taraftan da kendi kendine homurdanmaktadır: -Heriiiif ineğin suyunu verdim mi?... Verdiiiim... DANNNN... -Ahmet'aaa yemini de bol koy ha... Koyduuum... DANNNN... Hayvancağız yediği domuz kurşunlarıyla önce bir iki sendeler ve sonra küt diye yığılır yere... Koç Ahmet'in içinde tuhaf bir hafiflik belirir.. dudaklarında garip bir gülümseme...
|